Geçen günlerin birinde kahvaltı organizasyonundan dönüyordum. Mahallenin camisinde laflayan ihtiyarları görünce bir sandalyeye de ben ilişiverdim. Meğer benim kendi halinde muhabbet ediyor gördüğüm ihtiyarlar, Recai Bey’in sohbetini dinliyorlarmış. Ses çıkarmamaya özen göstererek sandalyemi sohbet halkasına yakınlaştırdım. Recai Bey “Size kulüp başkanlarını nasıl dövdüğümü anlattım mı?” diye soruyordu. “Anlatmadın üstad, anlat da dinleyelim.” diyen amcalarla birlikte sandalyemi Recai Bey’e biraz daha sürükledim.

“Recai Bey’i bilmiyorum, o da kimmiş?” diyenleriniz varsa aman ha duymasın, kendisini ansızın kızdırabilirsiniz. Zira bir anda parlayabilen, iki cümle ile adam haklayabilen bir âdemdir Recai Bey. Ben, okurunu düşünen bir yazar olarak bilmeyenlere çaktırmadan fısıldayayım.

Recai Bey, avlusunda bulunduğumuz caminin adıyla anılan mahallenin muhtarıdır. Yanlış anlaşılmasın kendisinin makam mevki ile alakası yoktur. Zorla muhtar yapılmıştır. Kendisi, çok sevilen, saygının en fazlasını gören İstanbul beyefendilerinin son temsilcilerindendir. Kendi tabiriyle te-cim-dal-dal(TCDD) yani devlet demir yollarından mütekaittir. Kütüphanelere sığamayacak ilim, kitapların almayacağı irfan, şahsen bizzat kendisinde mevcuttur. Dünyadaki tek varlığı annesini iki yıl önce kaybeden Recai Bey anneciğinin bütün ısrarlarına rağmen evlenmemiş, her gelin adayına bir şekilde mazeret bulmuş, yaşı geçtikten sonra hevesi kalmayınca da yalnızlığıyla evlenmiş, kendini kültür ve irfanının sadakasını dağıtmaya vakfetmiştir. Öyle kıssalar, duyulmadık fıkralar anlatır ki muhabbetini saatinize bakmaya gerek bile duymadan uzun müddet dinleyebilirsiniz. Bu kısacık malumattan sonra Recai Bey’imize dönelim de anlatacağı şu mesele neymiş öğrenelim.

“Ligin bitiminde mahallemizin iki güzide kulübünün başkanına da ayrı ayrı haber gönderdim, fakiranemde çay içmeye davet ettim. Birbirinden habersiz iki başkandan önce Gülspor’un sonra Fırınspor’un başkanı geldi. Karşılaştıklarında biraz somurtsalar da benden korktuklarından ses çıkaramadılar. Çayları önlerine sürüp şekeri uzatırken dayağa başladım: “Siz iki büyük kulübün başkanısınız, insanları birbirlerine düşürmeye utanmıyor musunuz? Kulüpler kurulurken ikiniz de hayatta değildiniz ama ilk toplantılarında ben vardım. İmzam bile vardır dernek tutanaklarında. Gençler spor yapsınlar, yalan yanlış işlerle meşgul olmasınlar, arkadaşlıkları pekişsin diye izin vermiştim kulüp kurulmasına. Şimdi bakıyorum da ne dostluk kalmış, ne sportif faaliyet. Varsa yoksa kavga, alabildiğine tartışma. Kahvehanelerde, çay ocaklarında herkes, topçularınızın nasıl boğaza sarıldıklarını, nasıl el ense çektiklerini konuşuyor.”

Çaylarından bir yudum bile alamadan başları önlerinde beni dinliyorlardı. Mahcup olduklarına sevindim, biraz yumuşadım ama belli etmedim. Fırsatı elime geçirmişken fırçaya devam etmeli diye düşündüm. “Ne o resmi sitelerinizden yaptığınız açıklamalar. Yok efendim, siz yoğurdu üfleyerek yediniz biz sulandırdık ayran oldu. Siz muzu yemeden önce yıkadınız, biz karpuzu kabuklarıyla yedik. Armudun sapı, üzümün çöpü. Yakışıyor mu size. Bir an evvel kendinize gelip kol kola girin, sizi gören mahalleli de sakinleşsin. Topçularınıza da selamımı söyleyin yırtık kotlarla, yaka paça dağınık kıyafetlerle, jöle mi diyorlar nedir, balmumundan kafalarla mahalle aralarında dolaşmasınlar. Kuru fasulye yesinler, ayran içsinler. Çoluk çocuk onları örnek alıyor, ona göre.”

Bardaklarındaki çaylar buz gibi olmuştu. Şekerlerini dahi atamadıkları çayları soğurken ben üç bardağı yuvarlamıştım bile. “Haydi” dedim, “Şimdi gidebilirsiniz.” Öylece çıkıp gittiler.”

Sohbet sona erince herkes sandalyesini bir kenara çekmiş kendi muhabbetine dalmıştı. Etrafımdakiler çekiliverince Recai Bey’in karşısında kalıvermiştim. Bir saygısızlık ederim ve kızdırırım korkusuyla tek başıma sandalyemi çekip gidemedim. Beni görünce “Nasılsın?” dedi. “Mahalle gazetesinde yazan genç yazar sendin değil mi? Evet manasında başımı salladım. Birden telaşlandı ayağa kalktı: “Geç kaldım, lafa daldık unuttum. Gazetenin mahalle muhtarları için düzenlediği kahvaltı vardı, ona geç kaldım.” Çekine çekine “kahvaltı bitti efendim.” dedim, “Ben oradan geliyorum, Murat Bey’in selamları var.” Sandalyesine tekrar oturdu, ikimize de çay söyledi, bana döndü: “Bunu gazeteye yazma olur mu? Bu yaştan sonra Recai Bey, bunamış dedirtme bana.” Ismarladığı çaydan bir yudum aldım, “Olur.” dedim.